Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti'nin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmaya, toplantının ülkeye, millete ve demokrasiye hayırlar getirmesi temennisiyle başladı. Teşkilat mensuplarına ve davetlilere katılımları dolayısıyla şükranlarını sunan Erdoğan, Türkiye'nin 81 ilinde "Her şey Türkiye için" sloganıyla görev yapan AK Parti teşkilatını ve 11 milyon 550 bin üyeyi selamlayarak güçlü bir birlik ve beraberlik mesajı iletti.
"İstiklal Marşı milli mutabakat metnimizdir"
Erdoğan, konuşmasında İstiklal Marşı'nın kabul edilişinin 105. yıl dönümüne de vurgu yaptı. Milli marşın yalnızca bir şiirden ibaret olmayıp milletin var oluş mücadelesinin bir belgesi niteliği taşıdığını ifade etti.
Erdoğan, "Yarın, milli mutabakat metnimiz olan İstiklal Marşımızın kabulünün 105. yıl dönümünü idrak edeceğiz." şeklinde konuştu.
"Cephelerin çöktüğü bir dönemde yazıldı"
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstiklal Marşı'nın yazıldığı dönemin son derece ağır koşullarına dikkat çekerek, dönemin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in o günlere ilişkin aktarımlarından alıntılar yaptı. Erdoğan, Hamdullah Suphi Bey'in şu ifadelerini hatırlattı: O dönemde cepheler peş peşe çökmekteydi. Eskişehir'in düşmesi, hatta Ankara'nın işgali bile gün meselesiydi. Hükümetin Sivas'a kadar geri çekilme planı vardı. Ordu her an Sakarya gerisine çekilmek üzereydi. Askerlerimizin morali son derece sarsılmıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
Vatan topraklarını hızla kara bulutların sardığı bir dönemde merhum Mehmet Akif Ersoy'un kaleme aldığı İstiklal Marşımız, 12 Mart 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde defalarca okunmuş, ayakta dinlendikten sonra alkışlar ve gözyaşları eşliğinde Genel Kurulun büyük çoğunluğuyla milli marşımız olarak benimsenmiştir. Bu topraklarda ezelden beri hür yaşamış milletimizi esaret altına almayı hedefleyen emperyalist kuşatmaya karşı verilen milli mücadele, kahraman ordumuza adanan İstiklâl Marşımızın kabulüyle sözcüklerden oluşan bir sancağa kavuşmuştur.
İstiklal Harbimizin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal, Meclis Başkanı sıfatıyla gözyaşlarının sel gibi aktığı o tarihi günlerde bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: 'Bu marş bizim inkılabımızın ruhunu anlatır. İstiklal Marşı'nda davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. En beğendiğim yeri şu mısralardır: Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal. Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Bu demektir ki efendiler; Türk'ün hürriyetine dokunulamaz.'
Yalnızca kaleme alındığı günler itibariyle değil, içeriği bakımından da İstiklal Marşı son devletimizin kurucu belgesi ve yapı taşıdır. Aynı zamanda milletimizin bağımsızlık beyannamesi ve özgürlük iradesinin manifestosudur. Bu nedenle İstiklal Marşımız, Peygamber Efendimizin çetin ve çileli hicret günlerinde yol arkadaşı Hazreti Ebubekir'e seslenişinden ilhamla 'Korkma!' diye başlamaktadır: Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak.
"Korkmuyoruz ve korkmayacağız"
Evet, millet olarak asla korkmadık, korkmuyoruz ve korkmayacağız. Şehitlerimizin kanıyla sulanmış bu vatan topraklarında nasıl bin yıldır alnımız ak, başımız dik biçimde hür yaşadıysak, inşallah kıyamete kadar yine özgürce yaşayacağız. Bizzat muhteşem bir şair olmasının ötesinde hayatı da başlı başına bir şiir olan Mehmet Akif, İstiklal Marşı hakkında şunları söylemişti: 'O şiir bir daha yazılmaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur. Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.' Ben de bugün Cenabı Allah'ın bu ülkeye ve bu aziz millete bir kere daha İstiklal Marşı yazmayı gerektirecek koşullar göstermemesini diliyorum.
Burada bilhassa geçen hafta yaşanan seviyesiz ve sefil tartışmalar bağlamında; yayımladıkları utanç verici bildirilerle devletimizin kurucu kodlarına ve milletin inanç değerlerine düşmanlık edenlerin İstiklal Marşımızı bir kere daha okumalarını, anlayana dek defalarca okumalarını kendilerine tavsiye ediyorum. Özellikle şu dizeler, Türk milletinin asli kimliğinin ne olduğunu, Türkiye'yi hangi iradenin kurduğunu, bu devletin hangi temeller üzerine inşa edildiğini kavramalarına büyük katkı sağlayacaktır:
Ruhumun senden İlahi, şudur ancak emeli: Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli. Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. Evet, Milli Mücadele'yi zafere taşıyan, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini atan, Türk milletinin hamurunu yoğuran asli değerler işte bunlardır. Ezandır, Kur'an'dır, şehadettir, bayraktır, hürriyettir ve her gönülde yaşayan İ'lâ-yi Kelimetullah davasıdır.
Merhum Nurettin Topçu'nun İstiklal Marşımızın yazarı hakkında yaptığı 'Türk'ün Müslümanlıktan ayrılmayacağını bize Akif öğretti' tespiti yalnızca bilinen bir gerçeğin tekrarı değil midir? Üstad Necip Fazıl'ın 'İçi alev alev Müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hakim, dışı içine köle' ifadesinde vücut bulan hakikat, soruyorum size, bu değil midir? Bugün Asya'dan Afrika'ya, Kafkaslar'dan Balkanlar'a Türkiye denildiğinde, Türk milleti denildiğinde akla ilk neyin geldiği apaçık değil midir? Allah aşkına bu değişmez gerçeklere gözlerini kapamak, bu hakikatlere sırt çevirmek mümkün müdür? Sırf birilerinin hoşuna gitmiyor diye aslımızı, neslimizi, ruh kökümüzü inkar mı edelim? Nesli tükenmek üzere olan üç-beş kart yobaz rahatsız oluyor diye bizi biz yapan kurucu değerlerimizi görmezden mi gelelim? Beyefendiler istemiyor diye 'Allah Allah' nidalarıyla üç kıta yedi iklimde at koşturmuş kahraman ecdadımızı reddedelim mi?
"Ceddimize de sırtımızı asla dönmeyiz"
Kimse kusura bakmasın, biz bunu yapmayız, yapamayız. Biz aslımıza da ceddimize de asla sırtımızı dönmeyiz. Kim ne derse desin, kim hangi bildiriyi yayımlarsa yayımlasın, bizi biz yapan hasletlere sımsıkı sarılmaya devam edeceğiz. Hiçbir dahili ve harici bedhahın, hiçbir gücün bu değerlere zarar vermesine; inancımızı ve irademizi kırmasına, bu milleti sahte ve yapay korkularla esir almasına asla izin vermeyeceğiz. 86 milyon hep birlikte birbirimizin hukukuna ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hukukuna canımız pahasına sahip çıkacağız. Türkiye Cumhurbaşkanı olarak, AK Parti Genel Başkanı olarak, hepsinden öte bu aziz ve asil milletin bir evladı olarak İstiklal Marşımıza da istiklalimize de son nefesimize kadar sahip çıkacağımızı, bunları korumak uğruna gerektiğinde göğsümüzü siper edeceğimizi bugün bir kez daha ilan ediyorum.
Bu vesileyle, istiklalimizin olduğu kadar istikbalimizin de tapu senedi niteliğindeki İstiklal Marşı gibi eşsiz bir hediyeyi milletimize armağan eden büyük mütefekkir, aydın ve dava insanı Mehmet Akif Ersoy'u rahmetle anıyorum. İstiklal Marşımızı kabul eden Meclisimizin saygıdeğer üyelerini rahmetle ve şükranla yad ediyorum. Yine bu vesileyle Kurtuluş Savaşımız başta olmak üzere bin yıldır cennet vatanımızı mübarek kanlarıyla sulayan tüm şehitlerimize, tüm gazilerimize Cenab-ı Allah'tan bol bol rahmet diliyorum. Rabbim ruhlarını şad, mekanlarını inşallah cennet eylesin.
"Savaş ekonomi üzerinde ağır bir tahribat oluşturdu"
Bölgemizde uzun süredir krizler ve çatışmalar birbirini kovalıyor. Kuzeyimizden güneyimize mevcut çatışmalar sona ermeden ne yazık ki bunlara her gün bir yenisi ekleniyor.
Şimdiden yalnızca savaşın doğrudan tarafı olan ülkeler değil, bütün dünya bu çatışmaların bedelini ödemeye hazırlanıyor. Bu anlamsız, kuralsız ve hukuk dışı savaşın sürmesi halinde daha fazla can ve mal kaybı yaşanacağını, küresel ekonominin faturasının daha da büyüyeceğini hepimiz şimdiden öngörebiliyoruz.
"Dost ve kardeşlerine sırtını dönen bir ülke değiliz"
Bakınız burada bir noktanın özellikle altını çizmek istiyorum: Türkiye olarak çevresindeki krizlere kayıtsız kalan, kriz anlarında dost ve kardeşlerini yalnız bırakan bir ülke değiliz. Biz "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" zihniyetiyle hareket eden umursamaz bir ülke hiç değiliz. Tam aksine biz krizlerin çözümü adına risk alan, sorumluluk üstlenen, gerektiğinde elini taşın altına koyan bir devletiz, böyle bir hükümetiz. Nitekim gerilimin çatışmaya dönüşmesinin önlenmesi ve meselenin diplomasiyle çözüme kavuşturulması için yıllardır gayret gösteriyorduk. Çatışmaların patlak verdiği günden bu yana hem İran hem Amerika Birleşik Devletleri hem de ilgili bölge ülkeleriyle temaslar kurduk. Bu çerçevede 20'nin üzerinde telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Diğer arkadaşlarımız da aynı biçimde muhataplarıyla kesintisiz temas halinde oldular.
"Kanlı senaryolara karşı gerekli tedbirleri alıyoruz"
Elbette şu an da silahların susması için umudumuzu yitirmedik. Bu savaş büyümeden, bölgeyi tamamen ateşe vermeden durdurulmalıdır. Eğer diplomasiye fırsat tanınırsa bunu başarmak pekâlâ mümkündür. Yeniden masaya ve müzakereye dönülmesi, yeniden diplomasinin devreye girmesi için girişimlerimizi sabırla sürdürüyoruz. İçinde bulunduğumuz sürecin hassasiyeti gereği son derece dikkatli konuşuyor, kelimelerimizi özenle seçiyoruz. Türkiye'yi rotasında tutmak ve etrafını kuşatan ateşten korumak için son derece temkinli hareket ediyoruz. Aynı şekilde başta mezhep çatışması olmak üzere bölgemizde sahneye konulmak istenen kanlı senaryolara karşı da gerekli önlemleri alıyoruz. Dün Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlarımız Gazi Meclisimizi kapalı oturumda bilgilendirdi.
"Millet olarak bizim için sadece insan vardır"
Burada şunu da önemine binaen özellikle belirtmek istiyorum: Biz, bölgemizin tamamına olduğu gibi kardeş İran halkına da 'bu Şii'dir, bu Sünni'dir, bu Türk'tür, bu Kürt'tür' diye hiçbir zaman bakmadık ve bakmıyoruz. Millet olarak bizim için Türk, Kürt, Arap, Şii, Sünni değil, yalnızca insan vardır. İster yanı başımızda ister dünyanın öbür ucunda olsun; haksızlığa uğrayan, mağdur edilen, sıkıntı çeken kim varsa biz onun yanında yer alıyoruz. Daha önce komşumuz Irak'ta bunu yaptık. 15 yıl önce kıtlıkla boğuşan Somali'de bunu yaptık. 13,5 yıl boyunca komşumuz Suriye'de bunu yaptık. 5. yılına giren Rusya-Ukrayna savaşında bunu yapıyoruz. Sudan'da, Lübnan'da, Yemen'de, Libya'da ve daha pek çok coğrafyada bunu yaptık, yapmaya da devam ediyoruz.
Irk ayrımını, mezhep ayrımını, din, dil, köken ayrımını kesinlikle reddediyoruz. Daha önce de söyledim, bugün üzerine basa basa yineliyorum: Bizim Sünnilik, Şiilik gibi bir dinimiz yok. Bizim tek bir dinimiz var, o da İslam. Hangi mezhepten olursak olalım, bizi bütünleştiren ortak paydamız yine İslam'dır. Mezheplerimizden, kökenlerimizden önce hepimiz insanız ve Müslümanız. Hazreti Ali bizim, Hazreti Ömer de bizim. Hazreti Osman bizim, Hazreti Hasan ve Hüseyin de bizimdir. Hazreti Ayşe validemiz bizim, Hazreti Zeynep annemiz de bizimdir.
"Kardeşlik hukukumuza zarar veren tartışmalardan uzak durulmalıdır"
Bilhassa bu dönemde bir annenin çocukları anlamına da gelen 'ümmet' kavramının temsil ettiği anlama daha sıkı tutunmamız gerekiyor. Bunu şunun için dile getiriyorum: Son günlerde sosyal medyada mezhepçiliğin körüklendiğine, asırlık tartışmaların yeniden alevlendirilmek istendiğine tanık oluyoruz. Savaşın bir boyutu olarak değerlendirdiğimiz bu tehlikeli tartışmalara karşı hem milletimizi hem de bölgedeki tüm kardeşlerimizi uyanık olmaya davet ediyorum. Kökenleri bundan 13-14 asır öncesine dayanan hassas meselelerin bugün tekrar gündeme taşınması asla bir tesadüf değildir. İster dini, ister siyasi, ister tarihi olsun; bugün bize hiçbir faydası olmayan, aksine nefreti beslemesi, fitneyi büyütmesi nedeniyle kardeşlik hukukumuza zarar veren tartışmalardan uzak durulmalıdır.
Şunu lütfen hatırlayalım: Şiiler, Sünniler olarak; Araplar, Türkler, Kürtler ve Farslar olarak tüm farklılıklarımıza rağmen yüzyıllardır bir arada yaşıyoruz. İnşallah bu çatışma ve savaşlar sona erdikten sonra da yine bir arada, barış içinde yaşamaya, aynı coğrafyayı ve aynı kaderi paylaşmaya devam edeceğiz. Bölge halkları olarak zaten mağduru olduğumuz bir çatışmanın daha derin yaralar açmasına izin vermemeliyiz. Siyonist katliam şebekesinin elin taşıyla elin kuşunu vurma oyununa kesinlikle gelmemeliyiz.
"Türkiye 'Terörsüz Türkiye' projesiyle gücüne güç katmıştır"
En son 15 Temmuz'da yalnızca içimizdeki hainleri değil, onların ipini elinde tutanları da milletin gücüyle, milletin azmiyle rezil rüsvay ederek bozguna uğrattık. Bu millet namahreme uzanacak eli geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da çelik gibi iradesi ve cesaretiyle kıracak güçte, azimde, kudret ve kuvvettedir. Üstelik bugünün Türkiye'si dünden çok farklıdır. Türkiye iç cephesini güçlendirmiştir. Türkiye 'Terörsüz Türkiye' projesiyle gücüne güç katmıştır. Savunma sanayimizdeki atılımlarla ordumuzun caydırıcılığı daha da artmıştır. Türkiye edilgen konumdan sıyrılmış; bölgesinde denklem kurucu, oyun kurucu bir rol üstlenmiştir. Türkiye'ye el uzatanın eli yanar, Türkiye'ye dil uzatanın dili yanar.
"Biz macera peşinde değiliz"
Tekrar söylüyorum: Biz macera peşinde değiliz, gerilim peşinde asla değiliz. Biz bölgemizin her karışında ve köşesinde huzurun ve sükûnetin egemen olmasından yanayız. Biz savaşlardan bitap düşmüş, bıkmış, yorulmuş Orta Doğu'nun bir an önce özlemini çektiği kalıcı barışa ve istikrara kavuşmasını istiyoruz. Suriye'nin, geçmişte Irak'ın toprak bütünlüğünü savunduğumuz gibi bugün de İran'ın, Lübnan'ın, bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüğünü savunuyoruz. Bakın bizim gerek ülkemiz içinde gerek bölgemizde adaletten, huzurdan, barıştan başka hiçbir hedefimiz yok. Kim olursa olsun hiçbir ülkenin egemenliğinde, topraklarında gözümüz yok. Ancak topraklarımıza göz diken, egemenliğimize kastetmeye ve macera aramaya kalkışan olursa evvelallah ona da 'hodri meydan' demekten çekinmeyiz.
"Dijitalleşmenin sağladığı avantajlardan istifade ediyoruz"
Bölgemizdeki çatışmalarda gördüğümüz üzere artık savaşlar da boyut ve biçim değiştirmektedir. Dijital platformlar ve yapay zeka teknolojileri sivil ve askeri olmak üzere iki yönlü kullanılmaktadır. Avrupa ülkeleri dahil dünyanın birçok yerinde dijital mecralara ilişkin soru işaretleri yükselmekte, kuşkular artmakta, dijitalleşmenin sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için önlemler gündeme gelmekte ve hayata geçirilmektedir. Şurası açıktır ki eğitimden ulaşıma, sağlıktan iletişime kadar geniş bir yelpazede dijitalleşmenin sunduğu avantajlardan elbette hepimiz yararlanıyoruz.
"Ekranda geçirilen süreler çocuklarımızı olumsuz etkiliyor"
Bununla birlikte ekranda geçirilen süreler uzadıkça; ders başarısından aile ilişkilerine, sosyal becerilerden ruh sağlığına kadar pek çok alanda çocuklarımız bundan olumsuz etkileniyor. Tüm dünya için kaygı verici olan şu rakamları sizlerle paylaşmak isterim: Geçtiğimiz aylarda yayımlanan uluslararası bir araştırmaya göre dünya genelinde internette harcanan günlük ortalama süre yetişkinlerde 6 saat 38 dakikayı, televizyon izleme süresi ise 3 saat 13 dakikayı bulmuş durumda. Bir başka raporda; 0-2 yaş grubundaki çocukların neredeyse yarısının akıllı telefonlarla bir biçimde temas halinde olduğu, 2000 ve sonraki yıllarda dünyaya gelen çocukların ekran sürelerinin ise 9 saate kadar çıkabildiği belirtiliyor. Türkiye'deki tablo ise üzerinde hassasiyetle durmamız gereken başka bir gerçekliği gözler önüne seriyor. Ülkemizde 4 saat 4 dakikası cep telefonlarından olmak üzere internette geçirilen günlük ortalama süre 7 saat 13 dakika, sosyal medyada harcanan haftalık süre ise 25 saat 4 dakikadır.
Dijital teknolojilerin çocuklarımızı nasıl etkilediğini TÜİK'in verilerine baktığımızda çok net görüyoruz. TÜİK'in araştırmasına katılan 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 66,1'i aktif biçimde sosyal medya kullanıyor. Ayrıca bu çocukların yüzde 32,6'sı her yarım saatte bir cep telefonunu kontrol ediyor, yüzde 74'ü ise en az bir dijital oyun oynuyor. Bu evlatlarımıza ekran başında geçirdikleri sürenin kendileri üzerinde ne gibi etkilere yol açtığı sorulduğunda; yüzde 34,4'ü daha az kitap okuduğunu, yüzde 33,3'ü daha az ders çalıştığını, yüzde 25,5'i ailesiyle daha az vakit geçirdiğini, yüzde 18,6'sı arkadaşlarıyla daha az yüz yüze iletişim kurduğunu, yüzde 17,2'si ise daha az uyuduğunu belirtiyor.
"Yasa teklifimizi Meclis'e sunduk"
Çocuklarımızın şiddet, müstehcenlik, zorbalık ve istismar gibi içeriklere bu denli kolay bir şekilde erişebilmesi kabul edilemez. Bizim amacımız çocuklarımızı dijital dünyadan uzaklaştırmak değildir. Tam tersine gayemiz; onları tehlikelerle dolu bu dünyada güvenli, bilinçli ve güçlü bireyler olarak yetiştirebilmektir. Devletin, toplumun ve ailenin görevi de esasen budur. Dijital dünyada çocuklarımızı korumayı hedefleyen, çocuğun üstün yararını esas alan, önleyici ve koruyucu bir anlayışla hazırladığımız yasa teklifimizi biliyorsunuz geçtiğimiz hafta Meclisimize sunduk. Düzenlemeyle sosyal medya platformlarına gerçek ve güvenilir yaş doğrulama mekanizmalarını uygulama zorunluluğu getirmeyi amaçlıyoruz. Siyasi parti ayrımı gözetmeksizin hepimizi ilgilendiren, çok daha önemlisi geleceğimiz olan evlatlarımızı ilgilendiren bu teklifin Meclisimizin değerli katkıları ve önerileriyle yasalaşacağına inanıyorum.
Emekli maaş ödemeleri 14 Mart'tan itibaren ödenecek
Son olarak emeklilerimize bir müjde vermek istiyorum. Emeklilerimizin bayram ikramiyelerini her yıl olduğu gibi yine bayramdan önce hesaplara yatırıyoruz. Ayrıca emeklilerimizin bu ayki maaş ödemelerini de öne çekerek 14 Mart'tan itibaren ödemeye başlıyoruz. Hayırlı uğurlu olsun diyorum.
TRT Haber