Kaygı, organizmanın normal bir tepkisidir ve insanın tehlike ve stresle mücadele etmesine yardımcı olur. Ancak bazı durumlarda bu hal ciddi bir bozukluğa dönüşebilir ya da Obsesif-Kompulsif Bozukluğun (OKB) bir belirtisi olabilir.
Uzmanlar bu konuda ciddi uyarılarda bulunuyorlar. Günlük hayatta ortaya çıkan kaygı - örneğin, önemli bir konuşmadan önce ya da belirsizlik durumunda kendini gösteren tepkiler doğal, hatta faydalı kabul edilir. Ancak kaygılı düşünceler sürekli bir hal alırsa, güçlenirse ve işe, eğitime, aynı zamanda iletişime engel olursa, bu artık "kaygı bozukluğu"na işaret eder.
En yaygın biçimlerine sosyal kaygı, panik atak ve yaygın (jeneralize) kaygı bozuklukları dahildir. Araştırmalar gösteriyor ki, yaşamı boyunca insanların üçte biri bu tür durumlarla karşılaşıyor.
Bununla birlikte, OKB kaygıyla ilişkili olsa da, ayrı bir tanıdır. Bu bozukluk obsesif düşüncelerle (örneğin, mikrop bulaşma korkusu veya kendi davranışlarına şüphe) ve tekrarlanan ritüellerle (örneğin, kapıyı defalarca kontrol etmek veya elleri aşırı yıkamak) karakterize edilir. OKB'nin temel farkı semptomların şiddetidir: eğer bu düşünce ve davranışlar günün büyük bölümünü alıyorsa, güçlü stres yaratıyorsa, demek ki artık ciddi bir bozukluk mevcuttur.
Uzmanlar, bu tür durumların her zaman dışarıdan fark edilemediğini belirtiyor. Bazı ritüeller yalnızca zihinsel olarak gerçekleşir ve hastalar genellikle semptomlarını gizlemeye çalışırlar. Bu bozuklukların tedavisinde bilişsel-davranışçı terapi ve bazı durumlarda antidepresanlar kullanılır.
Uzmanlar, sosyal ağlarda ruh sağlığı konularının popülerliğinin damgalanmayı (olumsuz tutumları) azalttığını, ancak bazen yanlış öz teşhise yol açtığını vurguluyor. Doğru teşhisi yalnızca profesyoneller koyabilir.
The Conversation