Amsterdam Üniversitesi araştırmacıları, insanın müziği duyma yeteneğinin biyolojik temellere dayandığını ve bebeklerde doğumdan hemen sonra gözlemlendiğini tespit ettiler.
Söz konusu bilimsel çalışma Current Biology dergisinde yayımlandı.
Yapılan araştırmalar, bebeklerin konuşmayı öğrenmeden veya kültürel çevreyle temas kurmadan çok önce melodi ve ritimleri hissedebildiklerini kanıtlamıştır. Bu durum, müzik yeteneğinin yalnızca sonradan öğrenilen bir özellik olmadığını, insan beyninin doğuştan gelen bir kabiliyeti olduğunu göstermektedir.
Araştırma sonuçlarına göre, çocuklar küçük yaşlardan itibaren sesleri tonlarına göre ayırarak ritmik sıralamayı kavrayabilmektedirler. İşte bu ilk mekanizmalar, gelecekte müziğin öğrenilmesi için temel rol oynamaktadır. Kültür ise sürece daha sonra müdahale ederek müzik geleneklerini, kullanılan enstrümanları ve türleri şekillendirmektedir.
Uzmanlar, müzik duyarlılığının karmaşık bir süreç olduğunu belirtmektedirler. Bu süreç; ritmi hissetme, ses kalıplarını hafızada tutma, duygusal tepki verme ve melodinin gidişatını tahmin etme gibi işlevleri bünyesinde birleştirmektedir. Bu süreçler beynin farklı bölgelerini harekete geçirmektedir.
İlginç olan şu ki, konuşma ve müzik beyinde farklı yollarla işlenmektedir. Örneğin, doğuştan amuzi (müziği algılayamama) tanısı konmuş kişiler konuşmayı normal şekilde öğrenseler de müzik unsurlarını anlamakta güçlük çekmektedirler. Bu durum, her iki sistemin birbirinden bağımsız olduğunu kanıtlamaktadır.
Araştırmacılara göre müzik, ayrı bir işlev olarak ortaya çıkmamıştır; hareket, duygu ve ses algısı gibi daha kadim mekanizmaların birleşimi sonucunda şekillendi. İşte bu nedenle müzik, insanın motor becerilerine, ruh haline ve hafızasına doğrudan etki edebilmektedir.
Bilim insanlarının görüşüne göre, doğuştan gelen müzik yeteneğinin anlaşılması gelecekte müzik terapisi uygulama alanını genişletebilir. Bu yöntemi, duygusal durumu iyileştirmek, motor sorunlarının çözümünde ve konuşma geri kazanımında daha verimli kullanmak mümkündür.
Oxu.Az